Arts & Crafts Gallery

A hands-on collection of my arts and crafts—where imagination meets texture, color, and form.

Music Gallery

https://www.youtube.com/@SelfRescuingPrincess-Tugce

I’m a Turkish-American songwriter living in San Francisco, creating and sharing original songs that speak straight from the soul. On this channel, you’ll find unique lyrics, emotional melodies, and deeply creative compositions that reflect my passion for music and storytelling.

“Let me live, love and say it well in good sentences.”

-Sylvia Plath

Writings & Blog

Blog
Sarılırken Saldırıldık

Geçenlerde bir uygulama reklamı düştü önüme. Kitap özetlerini sıkıştırılmış bir formatta kullanıcıya sunan bir platform.

Araştırdım, belli ki yeni sürülen ama daha basında oldukça popüler bir uygulama. Çok fazla reklam verdiklerini de biliyorum. Yani açıkça gözler önünde, birçok sponsorları olduğu ve bu pazarlamaya büyük önem verdikleri anlaşılıyor. Bu yüzden sadece gidip bu uygulamanın üreticisine ‘Anlat kardeşim, neden mesela?’ diye soramazsınız, çünkü onlar küçük bir start-up oldukları için.

Ancak, bu sponsorlar onların canlılığını sürdürmelerini sağlayan yaşam kaynaklarıdır. Ve naçizane görüşüm, ben bu üreticiyi veya ürünü yanlış veya zararlı bulmuyorum. Ancak, bu tür üretim-tüketim doğrusunun son noktasının, ürünlerin pazarda en çok talep gören ve en kolay finansal kaynak sağlayan ürünler olması, benim kendi inandığım en önemli noktayı, yani ‘bilinçli aynılıştırmayı’, yoruyorum.

Düşünün ki, koca bir kitabın içinden, sizin bakış açınıza dair çıkarıp kendi renklerinize, kendi bilinç döngünüze göre süsleyip renklendireceğiniz her parçası kesilip, özeti çıkaran ‘tek tip’ bir kaynak tarafından, sadece ana konu, ana özet sunularak, hem sizin kendi perspektifinize göre yorumlama şansınız elinizden alınıyor, hem de o yorum farklarını indirebildikleri kadar indirdikleri için yorum farkları. Yani o hep söylediğimiz çeşitlilik hazinesi yer altında daha derine gömülüyor. Şimdi bu ‘tek tip kaynak’, ‘yorum farkını minimuma indirme’ gibi çalışmalar zaten yıllardır, dinlerle, toplumsal normlar dediğimiz o aslında bilimsel ve felsefi geçerliliğini yüzyıllar önce tüketmiş tek tip doğru/yanlış düzeni ile ideolojilerin fanatikçe savunulması gibi yine akılsız, sahte aktivizmler ile ve de bu son halkadakini tüketmeye teşvik eden tüm bu pazar stratejileriyle halihazırda şekil buluyor.

Şu ana kadar bugüne kadar bilmediğimiz, sorgulamadığımız, üstüne düşünmediğimiz hiçbir şey söylemedim. Peki, benim sorum ne bilmek ister misiniz?

Bu yıllanmış, yıllandıkça da şekil bulmuş strateji, neden kitap, okuma, anlama ürünleri üzerine domine edilmeye başlanıyor?

Bunu düşününce, o kadar ilgi çekici nedenler düşüyorki aklıma. Yaratıcılığın ve özneliğin son kalesi çünkü. Felsefe ve edebiyat. Bu iki kale yüzyıllardır çok iyi muhafaza edilir, muhafızları hem kaleyi hem de birbirlerini muhafaza etmek için üstün çaba gösterirler. Edebiyat ve felsefe içindeki, ünlü, ünsüz, yakından, uzaktan ilgili insanlar, fanatizm bulaştırmadan en sağlıklı örgütlenme bilincini gösterirler.

Ve SAĞLIKLI ÖRGÜTLENME bilinci yüksek gruplar her zaman dünyanın her yerinde en büyük tehdittir. Doğal olarak böyle kutsal muhafaza edilmiş kalelere, kapitalizm, statü, kariyer temelli itibar, olağanüstü alım gücü gibi benim kendi lafımla ‘dünyevi’ vaatler vererek giremezsiniz.

Bu aynılaşmamak için direnen, fanatikleşmemek için direnen gruba da kendi cephesinden bir yerden sızmaya çalışmayı hedeflersiniz.

Bu uygulama gibi…

Ama bilmiyorlar ki, çok eminim, benim gibi, azıcık edebiyatla, yazmakla okumakla ilgisi olan insanlar, çok ihtimal ki buna benzer düşüncelere sahip olacaklardır.

Çünkü bu insanlar hayatı bir özet olarak yaşamayı sevmez, her satırın arasında belki bir karakterin repliği, belki bir katilin doğduğu şehir, belki de kendisine ana rol verilmemiş ama iki satır diyalogla insanları bambaşka bir yere sürüklemiş tipleri okumaya iştah duyarlar.

Ve o iştah asla tükenmez…

8 Mart – Kadın

Önce kadın olmayı öğreniyoruz, öğretiliyoruz, eğitiliyoruz, yetişkin olup hayatımız büyümeye başladığında kadınlığımızı nasıl hafifletir, göze batmaz hale getiririz diye uğraşıyoruz, sonra bir zıplama daha ve ardından cinsiyetimizle ilk barışımızı sağlıyoruz. Belki yirmilerimizde, belki otuzlarımızda, belki de kırklar ya da ellilerimizde. Farkında mıyız? Bir ömür son bulmadan süren, ‘hangisi doğru’ sorusunu sorup durduğumuzun farkında mıyız?

Bankaları ataerkil toplumlara çok benzetirim. Daha doğrusu, ataerkil toplum davranış biçimlerini, bankacılık faaliyetlerine demek daha doğru sanırım. Bir mal varlığımız, banka hesabımızda yeterli tutarda para ya da yatırım elemanlarımız yoksa cebimizde, bir sonraki adıma geçebilmek, iş kurabilmek, ev alabilmek, kız isteyebilmek, düğün yapabilmek, çocuğu üniversitede okutabilmek, ya da dünyada başka neler varmış diye merak etme gafletine düşersek ardından gelen yurt sınırlarının dışına çıkma arzumuz için dahi, bankayı ikna edecek cep doluluğumuz yoksa çaresiz kalmıyor muyuz? Banka görmeli, son iki yılda neler yaptın, ne paralar girdi çıktı hesabına görmeli, borcunu ödeyebilecek misin ikna olmalı, sonra da al kardeşim ihtiyacın olan para bu ama sekiz katı ile geri ödeyeceksen, şimdi git kur işini, git yap düğününü demeli ya da hevesler, meraklar, hatta kaygılar bile paralel olarak birer birer etkisini yitirmeli.

Şimdi kadınların, dünyanın hemen hemen her yerinde, tüm farklı isimdeki bankalarla, her gün ve günde ortalama en az beş defa kredi başvurusu sürecinin gerginliğini yaşadığını hayal edin. Hayal edin tabii, rasyonel bir mantık zemininde oturtulup anlaşılabilmiş olsaydı, hâlâ …. Değil mi? Evet, hayal edin. Sabah kalktığında kadın eğer iş hayatında fonksiyon gösteriyorsa, bugün bu fikrimi açıklayacağım ama acaba kafamdan geçeni doğru anlayabilir mi, söylediğime saygı duyabilir mi, gerçekten ne düşündüğümü dikkatle dinleyebilir mi ya da bugün beni sözlü tacizine maruz bırakmadan konu kapanabilir mi diye işe giderken, aklının servetine birilerini ikna etmek zorunda kalacağı anların kaygısıyla çıkıyor evden. Bankalar gibi. Sen bir göster bakayım cebindekini, ben karar vereceğim insan gibi yaşamak için bana tekrar sekiz misli ile borçlanıp borçlanmayacağına… Eğer ev içinde fonksiyon gösteriyorsa kadın, yinelenen bir ikna edememe sorunu yaşadığı için, borç karşılığı dahi olsa talep ettiği sevgiden ve hatta saygıdan yararlanamıyor.

Biz sana Prensessin demiyoruz, sen Kral olabiliyorsan biz de oluruz diyoruz… Peki biz kadın olmayı(!) ilk nerede öğreniyoruz? Ya da öğretilmişliklerimiz birikip taştığında, ilk nerede bu işte bir terslik var demeye başlıyoruz? Kadının evrimsel süreci hiç son buluyor mu peki? Biyolojik cinsiyet olarak değil, toplumsal cinsiyet olarak kadın tanımından bahsediyorum. Bu da mesela ayrı komik değil mi? Neden bu parantezin açılmasına ihtiyaç var hala? Bu neden bu kadar yüzyıllardır ayrıştırılamadı? Eşitlik derken neden bir türlü sen kaldır bakayım şu bidonu tepkilerinden kurtulamıyoruz? Ya da madem böyle bir gerçeklik var, nasıl hala teknoloji gelişmeye devam ediyor? 🙂 Madem bu ilkellik hala günümüzde bizim kurtulamadığımız gerçekliğimiz, ben hala mutfağımda ışık yanabildiğine şaşırıyorum. Ya da ocakta yemek pişebiliyor, dört duvar içinde evinde ısınabiliyorsun ama hala ‘nasıl eşit yiieeaahhhhh ‘ diye bağrınılabiliyor. Ve neden bu kadar kıymetli bu biyolojik cinsiyet farklılıkları? (bkz: gelecek sefere)

Doğuyoruz, 7-8 yaşlarına ulaştığımız anda hemen mutfakta, yemekte, babayı karşılamakta, abinin ya da küçük erkek kardeşin karnını doyurmakta yani anaçlıkta, doğamız gereği(!) üzerinde iyi olmamız gereken tüm görevlerle yetişiyoruz, ve doyasıya takdir. Doyasıya alkış, ‘benim kızım kocaman kadın oldu bak’, anaçlıkla beslenip, becerimiz ya da şefkatimizle beslediğimiz sürece de alkışlanıyoruz. Tekrar söylüyorum

Birey olarak nasıl yetiştiğimiz göz önünde bulundurulmaksızın, anaç olarak, ana olarak, kadın olarak nasıl yetiştiğimizle alkışlanıyoruz. Yani öğreniyoruz ki, önce insan değil, kadın olmak lazım…

Ve doğal olarak büyüme sürecinde, önce kendimizi, bireyselliğimizi, kalbimizi, ruhumuzu tanımak yerine, cinsiyetimizi tanıyoruz. Ve tam orada diğer ironi giriyor işte devreye. Cinsiyetimizi de asla biyolojik olarak tanıyamıyor ve yalnızca toplumsal cinsiyetimizle tanışıp, çoğu zaman biyolojik cinsiyetimizle ise tanışamadan ölüyoruz. Anlayacağınız, kadın, biyolojik kadın, dişi iken toplumsal tanımlamadaki kadın olamıyor, diğeri iken öteki. Yasak aşk gibi düşünebilirsiniz. Kadın kendi kadınına kavuşursa zaten en saf aşk orada başlıyor. Erkek işine(!) karışırsa, fikirleri çarpıcı ise, korkutucu ise, çekici ise yani her türlü bir ‘diğeri’ ama hep bir ‘öteki’ değil ise yasak aşk bedelini ödüyor. Çünkü kadın maalesef bu yeryüzünde, hala erkeğe uyumlanabildiği kadar var olabiliyor… Diğer türlü de zaten yok ediliyor. Şahit oluşlarımızın son bulmadığı tüm yok edilişler gibi.

Ataerkil biçim de zaten bu demektir. Ama bir yerlerde hala titreşimler yanlış salınıyor. Yukarda bahsettiğim haneler içinde büyümüş kadın, o formdaki dünyada sıkışık kalıyor hayat boyu. Bu zaten p ise q. Ama neden güçlü rol, bireysel ve bağımsız rol diye gösterilen kadınların birçoğunun da aslında hala birey halleri ile tanışmadıklarını konuşamıyoruz? Ya da yine sözüm ona entelektüel sıfatı taşıyan birçok profilde, aslında hala kendilerini bir erkek üzerinden var ettiklerini gösteremiyoruz? Bu ister erkeğin yokluğu, ister varlığı olsun. Ama erkeğin yokluğu, eğer hala erkeğin varlığına tezat ile geliyorsa, gerçekten ortadaki o olmayan erkek ya da ataerkil bizi sandığımız kadar özgürleşmiş kılar mı? Ya da hala kendi değerini bir erkeğin sevgisi, bağı ile belirliyorsan, kocanın ya da sevgilinin seni ne kadar koruyup kolladığı(!) ile övünüp yüceliyorsan ben neden sayfalarca yazarak anlatmaya çalışıyorum her seferinde?

Güzel kadın… Önce kadın değilsin. Önce kendi başına bir insansın, kalbin var, ruhun var, adalet sistemin, kendi zevk aldıkların, hayallerin, sana iyi gelenler ve gelmeyenler var. Sonra da biyolojik cinsiyetin. Asla olmayan tek şeyin ise, zincirlerine savaş açmaktan vazgeçmeyeceğin toplumsal cinsiyetin. Ama nolursun önce sen ol. Beklentilerin kendinden başkasının kapısına dayanmasın. Doyurup besleyeceksen illa, içinde yıllarca konuşmaya fırsat bulamamış bir genç kız var. Önce ondan başla.

Sana bir sır vereyim mi? Onun da annesi, sen değilsin…

Bir Kutsal Umuda Yandım

Sevgili günlük,

Sinan Ogan da parçası diyesim çok geliyor, bu beş kırmızı çizgiyi, adil kahraman rolünü de arkasına oturtmuş bir halde, ‘Bakın sizin kırmızı çizgileriniz bunlar, kafanız aman sakın karışmasın, hala en önemlisi Türk bütünlüğüdür, sakın hak ve yaşam özgürlüğünüzü, ve en tüme varmış haliyle hayatta kalma içgüdünüze her gün farklı bir formda gelen saldırıları aklınıza getirip bir saniyeliğine bile olsa kendinizi kafa karışıklığına düşürmeyin.’ diye en masum haliyle bu kusursuz manipülasyonda yerini alıyor mu?

Bir an için bile gerçek nedir diye sorgulanmasına izin verilmiyor. İki hafta içinde tüm bu yerleşmiş odaklar, buradaki büyümeden zarar görmesin diye reklam girmeden, ışık değişmeden salondaki ekranın karşısından ayrılmayalım isteniyor.

Adaletine gereken güven sağlansın, sözünü dinletmeye başlayabilsin diye kusursuz bir resim çiziliyor. Şimdiden büyük bir kesim çoktan kararına bel bağladı. Yani, gereken kaçan-kovalanır denklemi de, asıl karar verici oymuş, vatandaş değilmiş saçmalık bütünlüğünün inşa edilmesinde de ciddi bir yardım sağladı. Şimdi de ülke seçmenine hatırlatılmaya çalışılan bu, en basit ifadeyle Maslow kafası da, bütün bu unutturma çabalarını karşımıza, seçmen rolüyle değil seçilen rolüyle çıkartılmış bir adayın, ‘Gördünüz mü siz bunu istiyorsunuz diye ben de talep ediyorum’ algısı yaratarak, seçmene yine ‘alışılmış-ezberlenmiş-tanıdık düşmanı’ hatırlatıp, farklı yerlerde düşman arama bulma çalışmalarını başlamadan bitirsinler diye ince ince işleniyor mu?

Aslında neler hakettiğini unutturmaya çalışan, sahip olup olabileceğin budur diye inandırmaya çalışan, senin en değer verdiğin, ananeler dediğin ya da çocukluğunda kalbine ekilmiş o tatlı inanç tohumlarını, büyüdüğünde, sanki onu sana o vermiş, kalbine ilk o koymuş gibi geri satmaya çalışan,

Bayramlarda torununun, babası olmayan, durumu olmayan arkadaşlarını kapının arkasına çekip harçlık verdiğini, aman utanmasın diye o çocuğun kalbine gösterdiğin hassasiyeti, kameralar önünde elindeki yüzlükleri kalabalıktaki vatandaşın ellerine tutuşturan, Adabımız, terbiyemiz diye sana dedenden babandan aktarılmış gelmiş o naif nezaketi senden alan, yerine sana ve çocuğuna ya da torununa, çok kolay had aşmayı, saygısızlık yapmayı, kaba ve kırıcı konuşmayı kabul ettiren, sen eskiden ‘Benim de Kürt arkadaşlarım var.’ geyiği hala popüler olduğu zamanlar, kendi kendine hesaplamanı yapıp, bu Kürt insan terörist değil bununla arkadaş olabilirim izni verirken, yani en azından sana düşman tanıtılmışa, dost olup olmayacağına kendi iradeni kullanıp karar verirken, bunun binde biri bir muhakeme yapmaksızın terörist sözcüğünü her hoşuna gitmeyip, kafasına uymayana denk geldiğinde, ,pata kute kullanan, seni buna da alıştıran, demem o ki, senin o kutsal saydığın yuvanın en içine kadar huzursuzluğu, kabalığı, saygısızlığı, kindarlığı ve en önemlisi şiddete olan normalleştirmeyi böyle duvarlarından kapılarından nüfuz ettirmişken birileri, sence gerçekten hala o tek bir düşman mı senin bu hayatta kalma savaşında durduğun cephene karşı?

Kızamıyorum… O kadar kızamıyorum ki sen bile inanamazsın. Anlıyorum. Herkesin var bir kutsalı. Sevdigidir, ailesidir, parasıdır, inatları hırslarıdır, hayalleridir, inandıklarıdır… Herkesin var bir kutsalı. Ama bu kutsal senin. Ne birileri isteyerek bunu kalbinden, aklından sokup çıkarabilir ne de getirip koyabilir. Ama birisi, senin kendi kalbinin, kendi aklının hacmine hiç saygı duymuyor.

Öyle hiç saygı duymuyor ki, senin kalbine kara sokmaya çalışıyor. Öyle önemsemiyor ki sen kimsin, ne istersin, nedir ihtiyacın… Hakkını helal et diyor… Ama onun helallik isteme gerekçesinin yanına bile yaklaşamayacak kadar ufak bir can sıkıntısı yanasın yanına, küfürler, argolar, tehditler, korkular kıyametler kopuyor.

Yani yine demem o ki, o seni sevmiyor… Ama en önemlisi ne biliyor musun? O, sen de kendini sev istemiyor.

Kalbine konmuş bir inanç kuşunun, keyifli çırpıntısına ipotek koymak istiyor. Savaşmaktan yorulup, barışa, huzura meyil ettiğinde, dinlenmek yok al sana düşman getirdim diye elinde ne iş varsa bıraktırıyor, peşinden koşturuyor.

Demem o ki, benim ‘sürtüklüğüm’, benim ‘teröristliğim’, benim kendimi sevmemden geliyor. Çünkü biliyor, ben kendimi sevince onu seven kimse kalmayacak. Ve sen kendini seversin diye o kadar korkuyor ki…

Yorulmadın mı düşman korkusundan?

Sen aldırma sana kızanlara. Öğrenmesi unutmak kolay iş olur mu hiç, kaygı süpürmek hiç kolay olur mu? Kim bilir senin kafanda neler dönüyor, kim bilir senin canının o acısına ne ilaçlar vaad edildi, kim bilir öfken kimedir, neyedir? Yaşını tuttun mu henüz kim bilir?

Koca bir felaketin hemen üstüne, senden bir gecede bütün bildiklerini unut diye bekliyorlar, hem de kendileri daha bir tek ezber bozmamışken. Acını öyle büyük hissediyorum ki. Senin kalbinden kan akarken, seni muhakemeler, ezberler, yıkmalar üçgeninin içine attılar. Bazen yapabildin, bazen yapamadın. Sonra bir gün bir uyandın ki, kocaman bir nefret topuyla kırmışlar odanın camını. Hem de alınmamış karşılıkların pişmanlıkları fırlatmışlar içeri…

Evet inan doğru değil, ama o kadar canları acıdı ki onların da, sen öldün ya da ölenlerden zar zor geriye kaldın diye, öyle içten hissettiler ki çaresizliğini, sevdiler seni… Seni ninnilerle, şefkatle sevdiler. Şimdi sen neden onları sevmedin diye kalpleri kırılıyor.

Çünkü sen kendini sevemez haldeyken, seni sevmeyene çok kızdılar. Yeri geldi baş baş bağırdılar, neden hala onları sevebilmek için bir şey yapmıyorsunuz diye hep bağırdılar. Ve biliyorum hiç inanmak istemeyeceksin ama, sen unutulma diye her yeni gün her yeni birine hatırlattılar. Seni onlardan daha çok sevdiler, korudular. Yani onların canavarı, aslında seni sevememiş olanlardı. Sana gelememiş, yetişememiş, işitememiş olanlardı. Senin için hak aradılar, senin için kızdılar öfkelendiler. Ama inan bana ne senin suçun, ne onların.

Diyorum ya, biz kaba, saygısız, anlayışsız, kindar ve gaddar olmazsak, biz hep bir hayali ya da gerçek ama asıl olmayan düşmana bilenmezsek,

Yani önce biz kendimizi, kendi ailemizi, kendi yuvamızın içini, kendi çocuğumuzu ve çocuğumuzun hayallerini sever de, onların bizi seveceğine ya da sevdiklerine inanmaktan vazgeçersek belki de merhemimizi buluruz ha?

Peki bu satırları okurken, -hiç bir şey değişmeyecek-, -bitti artık huzur yok-, -her şey buraya kadarmış- diye içinden geçirirken sen, ya da negatife inanmayı gerçeklik ya da rasyonellik olarak yorumlamış, ya da bir gidiş umut kırıntısından, seni delilercesine korkup uzaklaştıran o kalp tembelliği…

Bir kutsal umuda yandım…

Depreme Dair – Bir Helallik Meselesi

Konfor alanımdan beni sonuna kadar çıkarmaya itmiş bu yazım, yıllardır tarafımdan yazılmış hiç bir diğerine benzemeyen bir biçim ile şekillenmiştir.

Bu zamana kadar, kendimi ve kendi yaşayışımı ilk defa bu kadar ayrıntılı öne sürüyor oluşum ise, örneklemeye yardımcı olması adına, iki farklı toplum tipinde de yaşamış bir birey olarak, kendi tecrübelerimi, ortaya sadece, anlatıma yardımcı bir köprü olarak kullanmayı amaçlamış olmamdandır.

Bir ülke başkanının, kopmuş bir kıyametin ardından, ‘Helallik’ istemesi ile birlikte, daha önce taşırdığı son damlalardan okyanus biriktirmiş bizler, ne zaman birilerinin oyun parkına döndük de artık sadece salıncaktan birileri insin de biz de sallanalım diye kenarda bekler olduk sorgulamasıdır.

Acıya olan ortak bakışımızın, yetkililerin bu acıyı ve acıya genel bakışımızı kullanmaya olan meyillerinin ve bizim neden hala salıncak sırası beklediğimizin SADECE kendi nezdimde, hiçbir akademik kaynağa dayandırılmamış ve mutlak bir doğruluk içermeyen sorgulamasıdır. Kalan son güç kırıntılarıyla, son yaşanılan keskin acının yarattığı adrenalin ile güç bulmuş yazıyorum. Ve muhtemelen hem ilk defa anlatıyor, hem de bu kadar basit matematikle vücut bulmuş bir üslubu da ilk defa kullanıyorum.

30 yıldır bu gezegende varlığımı idame ettirmeye çalışıyorum. Sadece var olmaya devam etmekten öte, varoluşumu korumaktır niyetim. Anlayarak ve hissederek yaşamaktır. En anlamlandırması zor sahnelere bile anlamaya çalışarak baktı bu zihnim. ”Aklım almıyor”, “gerçek olamaz” demekten olduğunca kaçındı. Zorladım, zorladım, zamanı geldi çok fazla zorladım ama hep bir, en ücra köşede dahi kalmış olsa, rasyonel açıklamaları çıkarmaya çalıştım tüm -insana dair- diye sınıflandıramayacağın o kategorizasyon artıklarının yığınlarından.

Hep söyledim, hep de bunu söyledim diye sonu gelmeksizin eleştirildim. Sevdiklerimle yan yana oturup, gülüşler biriktirebileceğim ama sadece uzaktan izlemek zorunda kaldığım bunca yılın karının da zararının da hesaplanmış olduğu her muhakemede, canım ülkemin, canım toplumdaşlarının her birinin başlı başına bir parametreye dönüşmüşlüğü gerçeği söz konusudur.

Şimdi şöyle yapıyoruz.

Birinci aşamamızda, 8 yıldır bitmemiş tükenmemiş tüm bu sorulmuş soruların ve söylenmiş sözlerin hatırladığım kadarıyla her birini, hiç ama hiç erinmeden, yorulmadan aşağıya başlıklar halinde yazıp, altlarına da kendi şahsıma özgü cevaplarını ekleyeceğim. Lütfen unutmayın ki, her tecrübe, her çıkarım, her algılama ve her evrilme, şahsa özgüdür. İçinde şahsın kendi algoritmasını barındırır ve benzer tecrübe ortaklıklarında dahi aynı biçimlerde gözlemlenmeyebilir.

İkinci aşamamızda, ne ben ne siz birşey yapıyorsunuz. Ben sadece bir paragraflık boş satırlar eklenmiş bir alan ekliyorum, ve siz diğer aşamaya geçene kadar, yargılamadan, küçük görmeden, bilenmeden, kendinize dairlere çok denk geldiniz diye fazladan sempati duymadan, içselleştirmeden, Ya bir git işine ne anlatıyor bu, ya da helal olsun dahi demeden sadece notrlenmiş – topraklanmış vaziyette tekrar okumayı deniyorsunuz.

Ve de son aşamamızda, her birimizin keskin diye nitelendirdiğim bu can acisindan itibaren aklımız kaç defa gitti gitti geldi ama neden hala geri gelmiş gibi hareket etmiyoruz kısmını da tüm kibarlığımı korumaya çalışarak ama muhtemelen pek beceremeyerek ve neden bunları bu kadar yıl sonra, bu felaketin üzerine yazdığımı birlikte düşünerek kapatıyoruz. ‘Senin tercihindi, başa gelen çekilir.’

Minimum kelimeyi kullanarak, maksimum açıklamayı sağlamaya çalışacağım.

Evet benim tercihimdi. Ve 22 yaşında bir genç kız iken, olması gereken kadar planlanmamış ve cehalet ile cüret edilmiş, gençliğin verdiği aman ne olabilir sanki demelerle dolu atılmış bir adımdı. Çok şey olabiliyormuş. Hiçbir zaman pişman olmadığımı belirtmeme rağmen, sevdiklerimi her özlediğimi dile getirdiğimde, ya da burada yaşanılan sıkıntılara dair iki kelime söylemeyi denediğimde, ‘sen gittin, yapacak bişey yok’ ile karşılaşmak inanın zaten toplumumuzda yaşadığımız bir çok sosyolojik soruna da gebe olabilmiş ama en masumları diye görülmüş sıkıntılardan biri.

Bir ‘BEN DEMİŞTİM’ kelime grubu nasıl bu kadar büyülü ve çekici gelebilir diye sorgulamaktan vazgeçemedi beynim. Haklı olan ya da kazanan olmanın bu dayanılmaz cazibesi nereden geliyor da olan biten, dönen dolaşan bir çok şey aslında buraya dayanıyor.

Hep inandığım bir düşünce var mesela, günümün büyük çoğunluğunu trafikte geçiren bir insan olarak, çokça gözlemleme şansı bulduğum ve üzerine de bir hayli düşündüğüm.

Agresif şoförlerin sonu çılgın fiziksel şiddetlere varacak kadar gözlerini karartmaları gerçekten sadece trafik stresi kökenli mi olmuştur hep?

Yoksa haklı olmayı deli gibi arzu etme hali mi? Trafik bilirsiniz ki ihmallere, küçük hatalara, ufak dikkatsizliklere rastlamanın çok kolay olduğu bir platform. Yani hata yapma katsayısı ciddi anlamda büyük ve yine hata yapan ve hata yapana kızan rollerine erişmek ise fazlaca kolay. Ve tabii haklı olan-haksız olan denklemine değişken olarak girmek de bir o kadar zahmetsiz.

Söylemeye çalıştığım, kolay kazanılabilecek tartışmalara girmek için can attığımız, söz söylemek ve ortaya düşünce koymak için daha kolay yeterli hissettiğimiz, HAKLI OLAN olmanın o en tatmin edici orgazmlarına erişmek için hiç zorlanmadığımız bu platform, bize sinyalsiz şerit değiştirene öfkelenmekten çok daha fazlasını sunuyor.

Hataya gösterilen tevazu zeminli tolarenin, hakkını savunmamak, tuttuğunu koparmamak, vur ensesine al ekmeğini gibi değerlendirilme alışkanlığına da bence bizim canım coğrafyamızda da daha çok rastlanıyor.

Çok benzer bir örnek olarak, canım genç kızlarımızın ‘Bana abim, babam karışmıyor, sen nasıl karışacaksın’ naraları ile erkek arkadaşlarına çıkış yapmaları da aynı şekilde takdir görüyor ve bağımsız kadın olmak diye sınıflandırılıyor. Lakin gelin görün ki, yine aynı kazanması kolay davaların savunucusu olmuş bu genç kız arkadaşlarımızın, kendi özel hayatlarında, varoluşlarını ve ruhlarını hiç alakası olmayan şekilde ortaya koyusuna tanıklık ediyoruz.

Peki bizim bu kadar anlam kaymalarına maruz kalmış bir memlekette, takdir ya da sorgulama ne zaman nerede olmalı diye kendi özgün zihinlerince sorgulamamış, ama hep öğretilen puanlama sistemi ile puanlamalarını yapmış bu canım jenerasyonumuz, içinde sıkışmış kalmış bu dipsiz arafında ne yapsaydı?

Her sessizliğin boyun eğmek olmadığı gibi, her avaz avaz bağırmanın da hak arama olmayışı bu kadar anlaşılması kolay bir denge iken, ne oldu da bu tartıya yaklaşamadık.

Bugüne kadar hep kolay yolları seçtik anladım, tartışması kolay, kazanması kolay, haklılığa erişmesi kolay ve garanti, tüm bu yollara girişme eğilimimiz değil mi, dünyanın bir ucunda, yüzyıllar ötesine kendini ait hissetmekten çekinmeyen zihinlerin karşısında, halka “Al delikanlı, lazım olur.” muamelesi yaparak, ellerine nakit para tutuşturabilme cüretine zemin oldurduğumuz?

Yetmedi mi?

Bunca insanın can kaybından tut, bunca gencin ya da yaşlının çalınmış tüm hayat parçacıklarında hepimizin ödemesi gereken o borç, kontrolden çıkmışçasına birikmedi mi artık?

‘Şikayet etmeye hakkın yok, sen istedin.’

Benim, nefes alışımı sürdürdüğüm sürece, şikayet etmeye hak gördüğüm her konuda şikayet etmeye hakkım var. Bu gerçeği anlamak bu kadar zor olmamalıydı evet ama kahretsin ki canı gönülden anlaşılamamış bu hakikat, belki 20 sayfalık köprü geçişli paragrafların ardından şu an yaşadığımız bu keskin can acısının en büyük sebebi.

Ve yine benim eylemlerimin ardından, birey olarak pişman olmaya, fikrimi değiştirmeye, kendimi daha iyi hissettiğim ve doğruluğuna daha fazla inandığım bir yolun peşinden gitmek de sonuna kadar hakkımdır. Küçük yaşında evleneceği beyfendiye kaçmış ve ailesini terk etmiş ergen kızın, sonra ailesinin evine döndüğünde içeri buyur edilmeyip yalnızlaştırılması nasıl vicdan sızlatıyorsa, derecesi ya da büyüklüğü aynı olmayacak şekilde, insanların özgür iradeleri ile tercih ettikleri yolların evrilme sürecinde, ‘SEN İSTEDİN’ mastürbasyonuyla karşılarına çıkmak da tamamen aynıdır.

Ve ben her bunları söylediğimde ‘Yapma Tuğçe ne yaptın sen de’ duymaktan artık çok bunaldım. ‘Madem bu kadar özlüyorsun, gel dön o zaman.’

Çok özlüyorum. Aklınızın, hayalinizin, ruhunuzun almayı kaldıramayacağı kadar çok özlüyorum. Gerçek kahkaha özlemi sanırım benim en zorlandığım. Şen gülüşleriyle ortam şenlendiren kendimin, gerçek kahkahadan bu kadar mahrum kalmış olması inanın akla güzel gelen bir şey değil.

Hayır, gelip dönmüyorum. Tabii ki hayatın ne göstereceğini hiç bilememekle birlikte, bir gün dönmek zorunda kalışım ya da tercih edişim söz konusu olacaksa dahi, gönlümden geçerek vereceğim bir karar olacağına inancım yok. Bilebilir miyiz? Hayır.

‘Peki nedir ya bu kadar tutan? Nedir arkadaş bu inat? Orada bir ailen yok, bir yakının yok, tek başınasın, ailenle çok sıcak ilişkilerin var ve çok özlüyorsun, nedir ya bunun mantığı?’

İnsanların ihtiyaçlarının, ruhlarının rengine göre değişmesidir konu. Benim ruhumun ihtiyacı olan ışık ile seninki,onunki,diğerininki aynı olamaz. Olmamalıdır da. Ekmek ve su arasında tercih yapmaktan da farklı değil aslında bu. İnsana ekmek mi şu mu diye sorulan tüm anlar, insanın varoluşuna en büyük küfürdür başlı başına.

Sevdiklerimin sıcak kahkahaları, kariyerler, sık statüler, konfor alanlarım, hali hazırda az da olsa inşa edilmiş bir hayatın üzerine kat çıkabilme kolaylığı vs vs vs derken al bu senin ekmeğin dediler.

Ruhundan, sesinin tonundan, düşündüğün fikirden, hiçbir fikre ya da ideoljiye ait olmak zorunda kalmayışından, gönlünce istediğin kadar hiçleşebilmenden, ve yine canın istediğinde parlamaktan, rujlarının her renginden, saçlarının her şeklinden, söylediğin her şarkıdan, dinlediğin her müzikten, öfkelerinden isyanlarından, hayranlıklarından ve en önemlisi bu dünyayı kendi konuştuğun dil ile anlayıp kendi konuştuğun dil ile yorumlayıp ve yine kendi konuştuğun dil ile doğaya dönüştürmekten vazgeçmemek ise koca bir kova su sana dediler.

Öyle adillikten uzak bir tercih etme hali ki.

Bu arafın hacmini dolduran da bu zaten.

‘Bizim insanımızın sıcaklığını, samimiyetini hiç bir yerde bulamazsın.’

Sanırım asıl tepki alacağım kısım burası, çünkü elimizde avucumuzda güçlü yanımız diye tuttuğumuz, yıllardır gelene gidene sattığımız bir bu var değil mi? 🙂

Yıllardır yarışa girdiğimiz tek niteliğimiz. Türkiye insanı asla kimseyi aç bırakmaz.

Peki bu kadar bize dokunmayan yılanlar binleri yaşarken biz neyi yaşıyorduk?

Vermek ne zaman gerçekten vermekti?

Karın doyurmaktan ibaret miydi arka çıkmak?

Ya da kötü şartlar, ancak sokakta kalınca, yemek bulamayınca mı söz konusu?

Komşunun yardım çığlıklarını duyduğunda sana dokundu mu yılan?

Kaldırımda yürüyen genç kızı sıkıştırdıklarında yaklaştı mı hiç yanına?

Adam karısına döve döve senin balkonun önünde eziyet ederken?

Başka bir genç kızı bir erkek çocuğu ile gördün diye söylenmeyen laf kalmazken kendini ortaya atıp savundun mu o gencecik kızı?

Barda karşılaştığın tesettürlü hanımefendilere ok fırlatır gibi yargı bakışları attıklarında çelik olabildin mi önüne?

Bir erkek başka bir erkeği sevdi diye, kaç defa diyebildin sevgidir bu, en doğurganı en yenileyicisidir, sevmeyi bilene zindan etmeyin şu hayati da, sevmekten haberi olmayan insanlara zindan edin diye kaç defa dedin?

Ben ne kadar sıralarsam sıralayım, sonu gelmeyen bu hep bangır bangır söylenmişlikler, yine o klişe antipatiyi yaratacak zihinlerinizde ve dönücez en başa.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ideolojisinin imzasını attı bu toplumdaşlar.

Ya da ateş hep düştüğü yeri yaktı.

Şimdi ateşin düşmediği yerde yanmamış yangınların harlanması bu. Başına bişey gelse yanında kimse yok.’

Olur öyle.

‘Türkiyenin her yeri aynı değil’

Evet değil, ama davalar çok başka. Arzu edilmiş yoldaşlıklar, ortaklıklar bambaşka,

Üzerine emek vermek istenilmiş mevzular başka. Neyin elitinden, neyin cahilinden, neyin aydınından bahsediyoruz? Başka , çok başka.

Hep dediğim gibi, insan hiç bir zaman masalsı hayatlara erişemiyor belki ama masallarındaki kötü kahramanları seçebilmek istiyor. Ya da belki de sen kötü kurta karşı daha güçlü durabiliyorken, benim gücüm cadıya yetiyor. Ama ben, kendi kötü karakterimi kendim seçebilmeyi istedim. Tabii ki mümkün değil, tanrısal güçlerim yok benim.

Ama problemlerimi seçme hakkım olmamalı mı?

Stres faktörlerimi neden kendim belirlemeyeyim?

Haldir haldir bir üretme tutkusu içinde , sürekli toslanmış duvarların sertliği mi olsun stresim, yoksa buradaki bambaşka stressler mi?

Ben neden sektörde kadın mühendis olabilme savaşı vereyim?

Neden ona buna sürekli iyi niyetimi kanıtlamaya çalışayım?

Benim tonla gücümü harcamak istediğim şey dolu iken, neden sürekli bir dikenli çalı çırpıdan çıkmaya çalışıyoruz biz, düz yola çıkalım da azıcık ileriye yürüyebilelim diye?

Düz yolda adım atabilenleri de neden yargılıyoruz ‘aman onlar hiç çalı çırpıdan geçmedi ki’ diye?

Ben demiyorum ki herkes aynı yolun peşinden gitmeli, ben demiyorum ki herkes uzağa gittikçe verimli. Hayır, bu sadece benim minik kalbim için geçerli idi.

‘Abi yok ya ben inanmıyorum Türkiye’de kadın problemi olduğuna, gel bir akşam çıkalım Kadıköy e gör bak hatunlar gecenin o saatinde gayet rahat dolaşıyorlar.’

Bu lafı her duyduğumda, o sinir bozucu gurbetçilerin Türkiye’ye gittiklerinde, ya çok güzel ülkeniz kıymetini bilmiyorsunuz deyişleri ya da kurulu düzenimiz ….. ahmaklığının bende yarattığı kafalarını duvara sürtme arzusunu taa derinlerimde hissediyorum.

Varsa söyleyecek bir şeyiniz nolur gelin konuşalım.

‘Türkiyede kendine yaratabileceğin elit bir çevre illa ki kurabilirsin, hiç olmadı git bir Ege kasabasına yerleş, izole yasa.’

Neden?

Neden izolasyon ihtiyacına düşmek zorundayım. Neden yaşadığım yerin tüm varlıklarından kısıtlar içinde yararlanmayı kendime hak görüyorum.

Söylesene neden?

Bir şeyi tüm kapasitesi ile istemek benim hakkım !

Yetinmeyi bilmek demek her daim yetinerek yaşamak zorunda olmak değildir !

Yetinmeyi istememek demek bencillik ya da şımarıklık değildir !

‘Abartma Tuğçe sen de ne yaptın bizim memleketi, he aynen biz burada develere biniyoruz zaten.’

Hayır develere binmiyorsun. Ama sana, aslında bir işçinin dinlenmesi için işin durması gerekmemeli dediğimde algılayamıyorsun.

Herhangi bir işleyişe dair, emek haklarına giriliyor diye büyük şaşkınlıklarla bir yorum yaptığımda, kızım burası Türkiye, kendine gel diyorsun. Sen kendi emeğine sahip çıkmadın diye kaç canın hakkına girdin, ben vereyim mi sayı?

Kendinize gelemediniz, ve senin her ‘Burası Türkiye’ diyip kendine gelemeyişin de, bir cana mal oldu.

Tekrar soruyorum, ben vereyim mi sayı?

‘Sen gözünde ne yapmışsın bu ülkeyi, kimse kimseyi canlı canlı eşcinsel diye yakmaz burada.’

Yakar. Cayır cayır yakar. Kendi yakmasa, bezdirir, insanın kendisine benzini döktürür yine yaktırır.

Kaç tane hayat sonlandı, ben vereyim mi sayı?

‘Üç dil konuşuyorsun , o kadar mühendislik diplomaların var ne anlıyorsun orada garson, şoför olmaktan? ‘‘Kendine yakıştırdığın hayat bu mu?’‘Kariyeri attın geçtin, burada çok güzel statüler edinebilirdin, neden potansiyelini harcıyorsun ?’

Meslek ve statüler, itibarlar kavramlarına biraz fazla aykırı bakıyor oluşum doğrudur. Burada kimsenin benim fikrimi kabullenmesini beklemiyorum. Sadece bana göre, nasıl ki problemlerimi seçebilelim dediğim gibi, emeğimizin gittiği yeri de seçebilelim diye düşünüyorum.

Ben emeğimin gittiği yerleri, bana bir kazanç sağlaması ile değerlendirmedim hiç bir zaman, kazanç sağlama yöntemlerim de bana göre sadece bir araçtan ibaret oldular hep.

Benim parayı kazanma yöntemimin beni tanımladığına, bana dair bir ipucu vermesi gerektiğine de inanmadım. Dediğim gibi, herkesin kariyeri algılama biçimi farklı olabilir. Asla saygı barındırmadığım bir yerden de bakmadım hiç.

Peki sen neden bakıyorsun?

Ya da sana kim aşıladı insanların parayı kazanma yollarına dair söz söylemeye haddin olduğunu?

Çok kısa bir anı ile bu maddeyi de burada kapatmak istiyorum.

Bilenlerin bildiği üzere hayatımı idame ettirme yöntemlerimden biri de şahsi arabamla yolcu taşımak. Doğal olarak ilginç ve çeşiti bol bir çok sohbetin içinde bulunuyorum her gün.

Bir gün arabama binen Türkiyeli bir hanımefendi ile buralı bir beyfendinin sohbetine kulak kesildim.

Hanımefendi benim de Türkiyeli olduğumu bilmemekle birlikte, tüm statüsünü ortaya döktüğü bir dialog içerisinde mastürbasyonunu tamamlamak üzereydi ki tam bir tahrik bitirici olarak devreye girdim.

Normal şartlarda asla yapmayacağım bu atılım, sanırım o günün de biraz bunaltıcı ve yoğun geçmiş bir gün olmasının ardından, birşeyler için haddim olduğuna daha çok inandırdı beni ki ortada tabii ki beni direkt ilgilendiren bir konu illa ki mevcuttu. Yani had sorgusu yapmam için, bence temel gereklilikleri sağlamıştım çoktan ama yine de kolay kolay yargılayan ya da insanların kendi arasındaki muhabbete atlayabilen biri olamadığım için, yine de sorguladım.

Türkiyeli hanımefendi bana fazlasıyla bence çirkin ve manasız bir üslup ile tek işimin bu olup olmadığını sordu ve ben de şu an için tek isim olduğunu söyledim. Ardından nasıl yani hiç bir şey okumadın mı vs gibi yersiz sıkıştırmalar ile akademik geçmişimi kurcalamak istedi ben de mühendislik eğitimi aldığımı belirttim. Bunun ardından daha da hadsız bir tavır ile nasıl oluyor da Türkiye yi bırakıp geliyoruz, burada gelip restoranlarda ya da park yerlerinde çalışıyoruz , aslında hepimizin bir eğitimi vs varken neden bu işlere kendimizi düşürüyoruz gibi akıl yoksunluğunun bu denli oluşunun benim minnoş kalbimi parçaladığı söylemleri suratıma fırlatmaya devam etmesinin ardından, benim normal şartlarda, ‘kurulu düzenimiz gurbetçisi’ diye adlandırdığım insan grubuna dahil bu hanımefendi ile oturup ne tartisacagim, sür arabanı git Tuğçe demem gerekirken, bazı periler tozlarını serpiştirdiler üzerime. Peridir peri, kimse yok, demek istesem de karşı koyamadım ve yanındaki, kıyasla biraz daha makul bir birey görünen arkadaşına direkt hitap ederek konuşmaya girdim. Baş karakter hanımefendimiz ise bir yandan buralı beye ne kadar muhteşem bir politikamız olduğundan, Türkiyenin tüm siyasetçilerinin eşsizliğinden, tatlıs kalpli hükümetimizden vs söz ederken tam da hayatımın favori karikatürü geldi o an aklıma.

Aşağıda eklidir. Arkadaşı beyfendi ile sohbetimizi gerçekleştirdiğimiz sırada, hanımefendinin bana türkçe olarak saldırısını, ingilizce savunma ile karşılamak istedim ki arkadaşı bey fazlası ile hakim olsun o cehalete diye çok arzu ettiğimdendir.

Ardından da kendi küçük dünyasında hangi karikatürün içinde yaşadığını bilemediğim bu hanımefendinin maruz kaldığım tüm yargılarının cevabını, arkadaşı beye ingilizce olarak açıkladım.

İnsanların kendilerini istedikleri her şey ile var etme haklarının olduğunu, bunu kimsenin yargılamaması gerektiğini vs anlatmaya çalışırken söylemek istediğim aslında sadece belki de senin meslek, akademik kariyer, itibar, statü, para, hacim artık her ne ise diye kendine kat çıkışlarına ben saygı duyarım. Benlik hiç bir sıkıntı yok. Tarzım olmaması, benim kendi hayat seçimim olmaması da beni ilgilendirmez. Tamamen kendini böyle ortaya koyuyor oluşun da beni ilgilendirmiyor.

Ama beni bir saattir maruz bıraktığın bu saldırıyı, olur da gidip, buraya yeniden hayata başlamaya niyet ederek gelmiş, kendi çabaları ile bir şeyler oldurmaya çalışan, hayatında senin 50 yaşına kadar edinemediğin anlamı belki de zihninde barındıran, yirmili yaşlarının başında bir gence yöneltirsen ki o dialogdan çıkan tam da buydu zaten, o zaman evet orada her şey beni ilgilendirir. Gurbet ileri yaşlardaki bireyler için bile hassasiyeti, kırılganlığı artırma potansiyeli taşıdığı gibi, adımını daha suya yeni sokmuş o gençler için daha narin bir hassasiyete götürebiliyor. Peki sen gerçekten kim olarak, ne olarak o gencin belki de önündeki o koca emeğini, motivasyonunu etkileyecek bu saldırıya pata küte bu kadar şiddetli bir cehaletle girebiliyorsun.

‘Gidiyorum bakıyorum otoparklara, hepsi avukat, hepsi mühendis ne işiniz var burada diyorum.’

Benim işte aklımın alamayacağı bu had aşımı, bu görgü yoksunluğu, bu, nezaketi ancak bir erkeğin kapısını açması ya da sandalyesini çekmesi diye anlamış bilmiş bu hayal bitirici, motivasyon bitirici, bu en zararlı yaşayan zehirler, ne yazık ki toplulukçu toplum tipi diye sınıfladığımız bizim coğrafyanın da içinde bulunduğu bu toplum türlerinde karşımıza çıkıyor.

Tekrar soruyorum aynı soruyu.

Bu kadar had karmaşası yaşayan bu toplum, bana dokunmasın da aman napiyosa yapsın diyen bu toplum, aman itiraz eden ben olmayayım diyen bu toplum, karışma kızım karı koca arasına girme diyen büyüklerimin olduğu bu toplum, kimin kocası kimin karısına ne almış, kim kimin eşinin evine yerleşmiş, kim kimle neden evlenmiş, onun çocuğu da neden öyle olmuş e tabii olurmuş, normalmış, onun neden şekli değişmiş, o neden kilo almış o neden vermiş ve artık hatırladığımda bile midemde bulanma hissi yaratan ve şu paragrafı yazarken dahi bana zarar veren bu acımasız gerçekleri ister kabul edin ister etmeyin ama şu son olan her şeyin kökeninde, bu zemin var.

Çünkü biz kendi içimizde yaşadığımız bu cüret karmaşalarını öyle ciddi bir boyuta getirmekten çekinmedik ki, asıl yetkisi olan insanların da aklımızın almadığı cüret aşımlarında verdiğimiz tepkiler bana yine bulantı hissi veriyor işte.

İnan bana, küfürler ettiğin, sinirlenip öfkelendiğin, ya iyice çıldırdı bu adam dediğin görüntülerin her saniyesinde, senin bir yerde eltinle yaptığın o genç kızın dedikodusunun, benim yaşımdaki o genç insanlara yargılar yağdıran o zehirli kadının her ortaya verdiği nefesin, polisi aramak isteyen çocuklarına, girme araya diye ellerinden aldığın her telefonun, diğerinin gelini de çok dekolte giyiyor diye anlattığın her teyzenin, o gitmiş başını açmış o gitmiş başını kapatmış diye kendine dert ettiğin her sahnenin, markette yan sırada önüne geçilen insanın arkasında her durmayışının, AMAN BİZE DOKUNMASIN dediğin tüm o yılanların ve senin elinin emeği var. Çok üzülüyorum. Benim kendi sevip değer verdiğim bir çok insanı kaybedişime, sevdiklerimin ise bir çok sevdiklerini kaybedişine, ve aslında hiç bir şey bu kadar da zor değildi demelere çok üzülüyorum.

Senin kendine değer vermeyişinin, bir yanındakine, onun yanındakine etki etmesine çok üzülüyorum.

Benim inandığım tek şey var ki, ister uzakta dur, ister yanıbaşında, görmeye niyet ettiğin sürece, okyanus ötesinden dahi bakabildiklerine, senin, başucuna, her akşam okuyacağım diye koyduğun lakin sayfasını çevirmediğin bir kitap muamelesi yaparsan, o kitabı yazandan, basandan, alıp da okuyan okuyucusuna kadar, onlardan çaldığın bir hayat parçası, onlara borçlu kaldığın bir ödeşme vardır.

Söyler misiniz bana, misafirperveriz, çok samimiyiz diye yıllardır tek güçlü yanımız olarak övündüğümüz bu canım toplum, kaç defa kazanması kolay yarışların yarışanı oldu hep?

Kaç defa sokakta gördüğüne döner ısmarlayıp kendini koca yürekli saydı da kaç defa yanıbaşındaki herşeye duyarsızlığını konuşturdu?

Hiç düşündünüz mü mesela bizim toplumdaki kadar başka hangi toplumlarda var bu kadar acıyı yüceltmek?

Neden hep en çok acı çekene duyuldu bütün saygılar?

Neden hep ya o da neler yaşamış diyip bastık bağırlarımıza başka hiç bir tarafını sorgulamadan bir hikayenin?

Ne demek bu, kutsalın sözcük karşılığı değil mi?

Biz neden acıyı kutsal eyledik biri desin bana?

Ve de neden hep acı yarıştırdık?

NEDEN ACILARIMIZLA VAR OLUYORUZ BİZ?

Neden daha çok gözyaşı görünce kutsuyoruz da gülüşler duyduğumuzda tehdit algılıyoruz ya allah aşkına neden?

Neden kurban olmak böyle yüce?

Bizde ki kadar VİP özellik getiriyor mu dram başka toplumlarda da hiç düşündük mü?

Neden bunların keşfedilişi, sonu bu, acıya sempatileri sömürmeye vardı. Neden hep VİP den girmek için tüm travmalarızi dökmek istedik ortalığa?

Saygı görmek, sempati besletmek için neden kim daha yaralıyı kullandık?

Biz neden bu kadar dram sevdik?

30th Birthday Wishes

We have been wishing for love, peace and all this cliches for ages now.

And yet anything has changed over the years.

And today, I am here not to wish but promise. I want to promise myself as it’s my 30th birthday,

that I will keep following my own invention virtues as far as I exist in this world.

I will never give up on being my true self even if it makes my life a million times harder.

I will never leave myself side since she has never left my side and been there for me, and kept loving me and kept giving me strength in despite of everything we have been together.

I want to promise that I won’t die before

I see an even tiny bit of hope for people understanding each other correctly.

A hope for people getting closer to the point of where everybody is accepted in any given societies for only their hearts, their intentions, their good manners, their capacities of giving away, their tendencies of trying to understand more, their willingness to make good things happen for whom in need. There is only one language spoken by every single person in this world.

And yet it hasn’t been verbalized.

I promise that I will make this language known more.

I promise that I’ll keep being there for my loved ones no matter what.

And I will keep being grateful for their love towards me.

And I will never forget in despite of all the painful parts of it, this life is worth to live for. Maybe for another day or maybe a long life.

But it is very well appreciated for all the hospitality and making myself home in this planet 🙂

There Is A Monster

“Willing in a life not enlightened (yet) is a psychological impulse that can cause a person to jump to a conclusion before having sufficient information to draw the logically appropriate conclusion.”

This impulse makes our judgment less accurate than it otherwise would be.

It runs silently in the background of life. It is a psychological obstacle to critical thinking or, as I say, to ‘endless happiness that contains permanent sadness’ 🙂

You see above the subset of knowledge claims that some of us haven’t had.

What is this impulse? Well, this is a question that has been asked by some people at any given time.

Only asking this question can counteract the effect of the impulse. Most of us think that life is nothing without this impulse. Well, not necessarily nothing but could be less significant.

What does being significant mean? Does it really lead the way? You should know what I meant by ‘the way.’

Most of us have been seeking something ‘significant’ because we have all been taught that way or manipulated that way. I have no idea who or what manipulated us, or for what? The only thing I can assume is that there is something going on, and it was designed to cause us not to examine our truth, our values, our beliefs, or rather what point of life we are at.

It sounds like it might make no sense.

When you don’t make a conscious effort to examine all sides of an issue, you don’t come up with sufficient assumptions.

You are not ready to decide.

So you should stay back.

Contrary to what you should do, you go ahead. You haven’t revealed anything regarding the issue yet.

But you think the conclusion you just jumped to is infallible.

However you don’t know that there is a block that lurks within it.

And the way you choose is much easier and faster than the way requiring an effort.

And this is what we have been desired to do by the monster that I just called the impulse.

Or the design that was designed by a thing.

If you come across this monster deriving from our current truths which are supplied by our wrong knowledge, never let it go.

Try to live with it. Make a good friend. Sometimes go and get some drink together.

But never let it go.

Just tell it that you had to work together to stand against the ‘designers.’

I can assure you, once you make a good friend with it, you are so going to taste the real freedom :)”

The Ulceration of Isolation – Lights of Evin’s Inner Darkness
The Ulceration of Isolation I

Tırnak işaretleri arasinda bulduğu huzurdan dahasını istemiyordu. Tırnak açıldığı anda ferahlık hissediyor, kapandığı anda ise tekrar kalabalığa karışıyordu. İşaretin arasında sırrını, giz dolu keyfini yaşıyordu. Odağı topladığı yerde odak dışı kalıyor, ferahlığı sonsuzlaşsın istiyordu.

Aşk ise ona her parantez ihtiyacı hissettirdiğinde, yanlış yolda olduğuna daha çok inanıyordu. Parantez tembelleştiriyor, birbirine dönük iki eş görüntüsüyle herkesi aldatıyordu. Ahmaktı ve lüzum görüldügü her an katlanılmaz

oluyordu. Açıklık getirilerine mal olmuş bu tatsız işaret, ona işgal hissinden ötesini yaşatmıyordu.

Kuşatıldıkça aşktan gidiyor, tırnak içine dönüyordu.


In the haven she found herself between the quotation marks, she sought no more. When the quotes opened, she felt relief, but when they closed, she was swept back into the crowd. Between the marks, she lived her secret, her pleasure filled with mystery. Where she focused, she became unfocused, yearning for infinite relief.

But love, when made her feel like she needed parentheses, convincing her she was on the wrong path. The parentheses always deceived, presenting a mirrored image of two lovers yet fooling everyone. It was a futile effort, becoming unbearable every time it was needed. This tasteless mark, which had become a using habit, only brought her a sense of occupation, not beyond.

As she was surrounded, she was losing love, returning to the quotation marks.

The Ulceration of Isolation II

Çünkü aşk acısı insanın en aciz, en kendine ait duygularını yaşayabileceği bir platformdan başka bir şey değildi. İnsan aşk acısı denilen ruh halinin içindeyken her şey normalleşiyordu.

Ve insan bu normalliğin lezzetine bir baktı mı vazgeçemiyordu. Ağlasa da ya da kabul görmeyecek hareketler içinde de olsa, herkes onu makul karşılıyor ve kimse yargılamıyordu. İnsan bu yargıdan uzak olma halini seviyor ve farkında olmadan bunun lezzetine kapılıp, aşk acısı halinden uzun zamanlarca çıkamıyordu.

Hayatı boyunca yaşayamadığı özgürlüğün içine giriyor, hayatı boyunca olamadığı kadar kendi oluyordu. Ve bu ona iyi geliyordu. Kendisi olmak ve yargıdan uzaklaşmak iyi hissettiriyor ve aşk acısı adlı ruh halinden keyif alıyordu. Ve bir süre sonra baskın gelen bu keyif , aşık olunanın ötesine geçiyordu.

İşte o noktada sevilen bulanıklaşıyordu.


Because love pain was nothing but a platform where humans could experience their most vulnerable, most intimate emotions. When someone was in the state of love pain, everything became normal. And once they tasted the sweetness of this normalcy, they couldn’t let go. Whether they cried or acted out in ways that wouldn’t be accepted, everyone found it reasonable and no one judged them.

Humans enjoyed being free from judgment and unconsciously indulged in this pleasure, unable to escape the state of love pain for a long time. They entered a freedom they had never experienced in their lives, becoming more themselves than they ever had been. And this felt good. Being themselves and being free from judgment felt good, and they enjoyed the state of love pain.

And after a while, this pleasure surpassed the one they loved. At that point, the loved one became obscure.

The Ulceration of Isolation III

Çok şey atlattım derdi insan hep. Stres içinde olmak bir yandan mutluluk da getirirdi, bunu göremezdi. Ne kadar stres varsa o kadar da altından kalkılan doğuyordu çünkü. İnsan acılarını unutmaya cesaret edemiyordu. Sanki hiçbir şeyi kalmamış ve yok olmuş gibi hissedeceğini düşünüyordu. Ve acıları kolay unutamıyordu. Acıları avuçlarından kolay bırakamıyor, kendisinden koparamıyordu. Acılar artık parçası haline geliyor ve başarıları oluyordu.

Lanetli bir zihnin ta kendisiydi bu.


People often say they’ve been through a lot, but they fail to see that stress can also bring an illusional joy. For every burden, there’s a corresponding strength that emerges, because one can’t exist without the other.

However humans lack the courage to forget their pains, thinking that if they let go, they’ll be left with nothing, as if their suffering is all they have and they accomplished. And so, they can’t easily release their pains, they can’t detach from themselves. They often cling to their struggles because they feel it’s a part of their identity, and letting go would mean losing a sense of self. This attachment can indeed create a self-imposed prison, preventing them from moving forward and embracing new experiences.

This is the curse of the mind, a self-inflicted hell.

The Ulceration of Isolation IV

Evin için asıl karizma doğal üstünlüktü. Üstün nasıl olunur düşünmemiş insanın karizması hayranlık vericiydi. Amaçsız, hedefsiz, idealsiz insanın uyandırdığı heyecan, kimsede yoktu.

Tamamen bütün olmuş bir varlığın karizması en etkileyici olandı. Herhangi bir parkurda yer almayan ve sadece varlığıyla tatmin, ya da bir tatminlik hali gütmeyen insan, nazik olduğunun farkında olmayan en büyük nezaket sahibi insanla eşdeğerdi. Toplumun yadırgadığı kadar güç sahibi, toplumun anlam veremediği kadar kudretli ve karizmatikti.

Yarışı yoktu ama birinciydi. Hedefi yoktu ve bir yere ulaşması gerekiyorsa çaba sarf etmesine lüzum olmuyordu. Her adımda ne kadar ilerledim ya da kimleri geçtim merakı taşımıyordu ve sadece baktığı yeri görüyordu. Bu yüzden hep başarıyordu. Başaramadığında aptallığa değil tebessüme kapılıyordu. Bütündü. Yapabildikleriyle ve yapamadıklarıyla…


To Evin, true charisma was natural superiority. The charisma of a person who hadn’t thought about how to be superior was admirable.

The excitement stirred by a purposeless, goalless, and ideal-less person was unmatched. The charisma of a complete and whole being was the most impressive.

To Evin, who didn’t participate in any competition and was content with their existence, without seeking satisfaction or showing off, was equal to the most courteous person who wasn’t aware of their own kindness. They are as powerful as society found strange, as potent as society couldn’t understand, and as charismatic as they were. Evin thought that they had no race to win, but they were always the first. They had no target to reach yet they didn’t need to make an effort to achieve anything. They didn’t wonder how far they had progressed or who they had surpassed; they only saw what was in front of them. That’s why they always succeeded. When they failed, they didn’t get frustrated but smiled instead. They were whole, with their accomplishments and failures.

Poetry
Periferilerden Şükürler

Sudan çıkmış balığa dönmüş, küfüne varmış da bayatlamış hüzünler.

Koca bir buhran takılmış oltanın ucuna,

Suya soluk,

Oltaya tutukluk,

Kovasına hüküm mühürleyivermiş,

Yeline yel estirmiş, periferilerden şükürler…

Ertesi güne artmamış, sonrasına saklanmamış, dolup taşmış gülüşler…

Varsın sana tabaktaki balık desinler.

Kim bilir kaç kez üstüne serptiler,

Ne öpüşler, ne sevişler, ne müjdeleyiciler, ne cümbüşler, ne küfürler, ne yeminler,

Ne yeniden gelmiş ümitler…

Tabağımda Levrek olsan da şahane,

Lebideryamdan göz kırpsan da.

Erinç içinde götürdüğün her nihayete,

Minnet demeye olsun, sana yazılmış her bir dize bahane…

Stories